| |
Sivil Toplum Örgütlerinde Kapasite
Sivil toplum örgütlerinde yaşanan pek çok sorunun kökeninde kurumsal ve kişisel kapasite yetersizliği yatıyor kuşkusuz. Bu yetersizliğin kökünde ise biraz (!) da olsa farkında olmama veya sorunun varlığını inkâr etme gibi nedenler olduğu inancındayım. Sivil toplum örgütlerinde gözlenen bazı temel sorunların ana hatlarıyla analizini aşağıda yapmaya çalıştım. Elbette bu yazılanlar Türkiye’deki tüm sivil toplum örgütleri için geçerli değildir. Ancak, 20 yıla yakın bir süredir sivil toplum örgütleriyle çalışıyorum ve bu sürenin son 4 yılını da sivil toplum örgütlerinde kapasite artırımı konularıyla geçirdim. Dolayısıyla aşağıda yazdıklarımı bu süre içinde edindiğim deneyimlere bağlı kişisel düşünceler-görüşler olarak algılanmasını isterim. Ayrıca, sivil alanda, özellikle son yıllarda (AB sürecinin etkisiyle- AB sürecinin olumlu olduğu kadar olumsuz etkisi olduğunu da düşünüyorum bu arada) önemsenmesi gereken, sevindirici gelişmeler oldu. Ben sadece gözlediğim sorunlar üzerinden yorumlar yapmaya çalıştım, yani iyi şeyleri yok saydığım anlamına alınmamalıdır.
1. Sivil toplum alanında (ki bu alanı ana hatlarıyla, devlet, özel sektör (piyasa) ve aile dışında kalan alan olarak tanımlıyoruz) ciddi bir temsiliyet sorunu yaşanıyor. Her ne kadar STK’lar sivil toplumun bir bölümünü temsil ettikleri savıyla bu alandaki varlıklarını meşrulaştırmaya çalışıyorlarsa da, sivil örgütlerle – sivil toplum arasında bir mesafe olduğunu gözlemek olası. “Biz duyarlı kişiler bir araya geldik, örgütü kurduk ama kimse gelip bize destek vermiyor, üye olmuyor” böyle bir cümleyi ülkedeki sivil örgütlerin yarıdan çoğu dile getiriyorsa (bu insaflı bir orandır, aslında bir araştırma yapılsa %80’ler dolayında çıkar diye tahmin ediyorum) burada bir anomali var demektir. STK’ların soruna dair kendi analizlerinde çıkan sonuç, çoğu kez “insanlar duyarsız; devletin yıllarca sürdürdüğü baskı ve korku (örgütçülük kavramı); biz insanlara ulaşmayı bilmiyoruz; örgütlenme/birlikte olma bizim kültürümüzde yok” şeklinde oluyor. Bunların tümü doğru olabilir. Burada önemli olan sivil örgütlerin sorun içinde kendi kapasiteleri ve sorunu algılama biçimlerine dair yapmadıkları analizdir. Bu ülkede en azından yüz bin kişinin, insan hakları ihlallerine, çevrenin tahrip edilmesine, ayrımcılığa karşı ve bunlardan rahatsızlık duyuyor olmasını kabul etmemiz gerekir herhalde. Gelin görün ki en büyük çevre örgütüne 30 yılda üye olanların toplam sayısı 12 bin dolaylarında ve bu sayı içinde düzenli aidat ödeyen, aktif üyeler 200 kadar. Keza aynı şekilde insan hakları alanında etkin, güçlü bir derneğe yıllar içinde üye olanların toplamı 10 binlerde ve aktif üye 1000’in epey altında. Bu mesafenin açılmasının kendisi bir ciddi sorun olmakla birlikte, böyle bir kopuşun varlığının farkında olunmaması daha da ciddi sorunmuş gibi görünüyor. Bu sorunu duyarsız yurttaşa bağlamak yerine örgütsel kapasite sorunu olarak değerlendirmek çok daha akılcı gibi görünüyor. Yani, örgütlerin iç içe oldukları sorun alanlarında, kapasitelerinde ve politikalarındaki eksikliklere dair ciddi bir farkında olmama durumu olduğunu düşünüyorum.
2. Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı (TÜSEV) tarafından gerçekleştirilen Sivil Toplum Endeksi Projesi (STEP) kapsamında yapılan bir araştırmada çıkan sonuçlardan biri de “Türkiye’de sivil toplum aktörlerini ilgilendiren çeşitli konular çerçevesinde diyalog başlatma ve etkin tartışmalar yapma eğilimi sınırlıdır” şeklindeydi. Yapılan ankete katılan sivil toplum temsilcilerinin %8’i “sivil toplum aktörleri arasında ilişki yok” demiş, %74’ü de “sınırlı bir işbirliği var” demiş. Yine TÜSEV’in, aynı proje kapsamında yaptığı başka bir çalışmada da (yine katılımcılar işbirliğinin eksikliğini kabul ederek konuşuyorlar) işbirliği eksikliğindeki en önemli nedenlerin ekonomik faktörler ve çoğunluğun ittifakla üzerinde anlaşabileceği eylem alanlarının olmaması gösterilmiş. Soruna yönelik nedenler konusunda bir yanılsama olduğu inancındayım. Ekonomik fartörlerin etkisi bence önemsenecek denli değil. İttifakla üzerinde anlaşılabilecek alanların yokluğu ise, hiç mi hiç aklımın yatmadığı bir neden (neden değil, bahane desek daha iyi oturacak yerine). Peki neden bu STK’lar birlikte olamıyorlar, iyi geçinemiyorlar? Sivil alanın bir tür iktidar aşkını tatmin etme mecrası olmaya başladığı söylenebilir mi? Canlılarda çok temel bir davranış biçimidir, belli bir alana sahip çıkmak ve bu alandaki iktidarı korumak. Buna “alan savunma davranışı” denir. Pek çok hayvan türü, önce kendi ihtiyaçlarına uygun bir alan berlirler; sonra alanın sınırlarını işaretler; sonra da davetsiz misafirleri alandan dışarı atmaya çalışır. Örneğin, Kaya kartalı 20x20 km lik bir alanı “burası benim beslenme ve üreme alanım, gireni yakarım” diye dolaşır ortalıkta. Şartlar zorlaşınca (diyelim ki kar yağdı, yiyecek bulmak güçleşti) alan sınırları büyür. Aynı besinle beslenen ve benzer yerlerde yuva yapan bir diğer türle (tavşancıl mesela) hiç geçinemezler bu yüzden. Bu canlının doğasında vardır, tıpkı beslenme, kur yapma, üreme gibi doğal bir davranıştır. Sivil toplum örgütlerinde de işbirliklerinin sınırlı ve sinirli olmasının önemli nedenlerinden biri budur bence. Ekonomik nedenler ve ittifak alanlarının bilinmemesi bana bahane gibi geliyor bu yüzden. Zira işbirliği paylaşım demektir. Bilginin, deneyimlerin, paranın, yetkinin, başarının/başarısızlığın ve nihayetinde işgal edilen alanın paylaşımı. Bu kadar paylaşım da canlının doğasına pek uymuyor tabii. Tam burada, katılımcılığın yüz yüze kaldığı sorun da kendine bir gerekçe bulmak üzeredir. Katılımcılık, tarafların bir birlerini alanlarına davet etmeleri demektir ve tarafların da bu alanları paylaşmaya yanaşmaları beklenir, içten ve dürüst olarak. Aksi halde katılımcılık ve işbirliği sadece lafla kalıyor. Söz konusu katılımcılık ve işbirliğini sadece sivil örgütler arasında algılamamak gerekir, bu devletle sivil örgütler arasında; sivil örgütün üyeleriyle arasında; sivil örgütün varsa çalışanları ve gönüllüleri arasında da ciddi bir sorundur. Bu da örgütteki kapasite ile ilgili ortaya çıkan bir sonuç olarak değerlendirilebilir.
3. Sivil örgütlerde, bu alansal davranışlara neden olan bir diğer önemli faktör de örgütlerin içindeki demokrasi ve yönetişim sorunudur. Yine TÜSEV’in aynı çalışmasında, Türkiye’nin 7 bölgesinde, sivil örgütlerle yapılan anketlerden “….sivil toplum örgütlerinde demokrasi nosyonu ileri düzeyde değildir, demokrasinin uygulanmasında bir geri kalınmışlık söz konusudur, bu durum tüm bölgelerdeki STK’ların tamamı için geçerlidir” sonucu çıkmış. Yine aynı çalışmanın bir diğer sonucu da “…STK’lar kendi içlerinde demokratik olmamalarına rağmen, demokrasinin gelişmesi için faaliyette bulunmaktadırlar” diyor. Demokrasi ve katılımcılığı kendi zihinlerinde çözememiş, tanımlayamamış insanların, başkaları için demokrasi talebinde bulunmaları biraz yapay kaçıyor ister istemez. Pek çok, hak eksenli çalışan, “güçlü” sivil örgütlerde dahi çalışanların-gönüllülerin hak mağduriyetleriyle karşılaştıkları gözlenmektedir. Daha çok liderlerin antidemokratik yönetim anlayışları örgütteki temel tatminsizlik alanlarını oluşturmaktadır. Kuşkusuz bu da STK yöneticilerinin bireysel kapasitelerinin, liderlik/yöneticilik özelliklerinin yetersizliğinin sonucudur.
4. STK’ların önemli bir bölümünde ciddi vizyon geliştirme sorunları var (hatta buna vizyoner eksikliği de denilebilir). Adına vizyon dedikleri “şeyi” kendi elitleri içinde, sorunu yaşayanlara uzaktan bakmak suretiyle teşhisler yaparak oluşturmak sıklıkla gözlenen bir yöntemdir. Bu daha çok uzaktan hazırlanmış tasarımlar dünyası haline dönüşüyor. Plazalarda kırsal için kalkınma vizyonları oluşturuluyor, çocuk hakları örgütlerinde çocuklar yok, gençlik örgütlerinde kararları yaşlılar veriyor ve doğa korumacılar kentlerde yaşıyorlar. Tüm bunlara (aradaki mesafeye) karşın, örgüt hedef kitlesinin sorununu kendi sorunuymuşçasına benimseyip, içselleştirebiliyor. Yalnız burada –muş gibi yapmanın ötesine geçen, sorunu içselleştirebilen ve soruna ait belirtileri ortaya koyan örgüt yapılarıyla karşı karşıya kalıyoruz zaman zaman (simülasyon da burada işte). Bu gibi durumlarda, simülatörlerin tasarımlar aleminde kapasitelerini sorgulamaları farklı oluyor. Kendi gerçekliği içinde, sorunların ve konuların algı boyutları farklı olduğu için, nedenler de o tasarım içinde kendiliğinden yaratılıyor. Bu gibi durumlarda, çok temel-basit konularda dahi kapasitenin eksikliğini kabullenmeye dair ciddi dirençler olabiliyor.
Bir sivil örgütün her şeyden önce var olma nedenini biliyor olması gerekir. Bu bilginin bir fikirler, düşünceler toplamı halinde olmasından ziyade, düzenli ilişkiler kurgusunda, bütün bir yapı halinde olması tercih edilir. “Hangi sorunu çözmek için bir araya geldiniz? Bu sorunun nedenleri ve sonuçları nelerdir? Sorunun ilgi grupları (paydaşları) kimlerdir? İlgi gruplarının sorunla ilişkileri nedir? Soruna yönelik sizin öneriniz nedir? Çözümün neresinde, nasıl bir rol biçiyorsunuz kendinize? Çözüm için hangi araçları kullanmayı, hangilerini kullanmamayı, neden, tercih ediyorsunuz? Gücünüz ne kadar? Gelecekte kurumunuzu nerede görmeyi hayal ediyorsunuz?”
Soruların cevaplarını bir örgütün yola koyulurken kendi kendine vermiş olması gerekir. Bu cevaplar verilmemişse, bu gibi durumlar için yapılması gereken STK kapasitesi artırma uğraşları, ancak yukardaki soruların cevaplarının nasıl elde edilebileceği, soruların ne işe yaradığı gibi, yönteme dair kapasite geliştirme destekleri olmalıdır. Aksi halde, kendi cevaplarını hazırlamamış örgütlere proje hazırlama eğitimleri vermek (ki şimdi talep edilen daha çok budur) danstan sonra müziği başlatmaya benzer.
Sivil örgüt bir canlı organizmaya benzer. Doğar, büyür ve ölür. Süreç dışsal faktörlerin fazlasıyla etkisi altındadır. Dolayısıyla sadece örgütün ve veya liderin kapasitesinin artmasıyla yukardaki sorunları çözmek olası değildir. Aynı gelişkin kapasitenin ilişkinin kurulduğu diğer organizmalarda da olması (üyelerde, devlette, halkta…) beklenir. Yani kapasite artırımı faaliyetlerinin etkin olabilmesi için tüm sisteme bütüncül bakıp, değerlendirmek gerekir.
Sunay Demircan
STGM
NÜKLEER SANTRAL İSTEMİYORUZ
Hepimiz her gün geleceğimiz hakkında yeni adımlar atıyoruz. Özellikle biz gençler gelecekten bir şeyler bekleyebilmek, geleceğimizi var edebilmek için durmadan çabalıyoruz. Ancak her şey bizim elimizde değil. Bizden bağımsız gelişen bu kadar etmen varken işimiz biraz zor. İşte bu etmenlerden biride günümüzde yaşanan ekoloji sorunları. Marul, bu sorunlara çözüm bulmak için Boğaziçi Üniversitesi’nde yola çıkan bir takım. Bunlardan biri bugün geleceğimiz için oldukça büyük bir tehlike arz eden Türkiye’nin dört bir köşesine serpiştirilmeye çalışılan nükleer santraller Dişimiz tırnağımızla kazandığımız var ettiğimiz hayatlarımızı isteğimiz dışında bir anda mahvedebilecek facianın temeli. Peki santral kurmak bu kadar basit mi? yada gerçekten gerekli mi?
Türkiye’nin bugün çok ciddi bir enerji sorunuyla boğuştuğu aşikâr. Bugün bir kısım insan iklim değişikliğinin neden olacağı korkunç felaketlere, adaletsizliğe, kuraklığa, açlığa... çözüm ararken Türkiye’nin sorunlara çözüm olarak nükleer enerjiyi sunması düşündürücü. Öncelikle nükleerin bu sorunlara çare olmayacağını söylememiz lazım, ayrıca, çözüm olamayacağı gibi-bugün doğalgazın getirdiği gibi- ekonomik daha başka sorunları da beraberinde getireceği çok açık. Türkiye'nin yapılacak santrallerde kullanacağı iddia edilen ancak varla yok arasında olan uranyum rezervleri bize ancak 30 yıl yetebilir. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki elimizdeki uranyumun kalitesi oldukça düşük. Bu ham madde konusunda dışa bağımlı hale geleceğimiz ve doğalgaz konusunda yaşadığımız krizleri tekrar yaşayacağız anlamına geliyor. Santralde toryum kullanılır savlarını ele alırsak, dünyada henüz uranyum dışında bir madenin santrallerde kullanıldığı görülmüş değildir, böyle bir santral yapılmadı yani bu teknik olarak imkansız. Herkes tarafından bilindiği gibi nükleer dünyadaki en pahalı enerji türü, kurulumu, üretimi, işletimi ve güvenliği için -ki santrallerin sigorta şirketlerinin bugün asla sigortalamadığı yerlerden olduğunu da eklemek gerekir- milyonlarca dolara ihtiyacımız var ve bu üretilecek enerjinin satılımıyla karşılanacak bir meblağ değil. Küresel Isınmaya çare olunması konusunda da söylenecek elbette bir iki şey var: Öncelikle nükleer santraller sadece enerji üretimi sırasında karbon salmıyorlar bunu dışında madencilik, zenginleştirme, taşıma, atık gibi hemen her adım için karbon salıyorlar. Bir diğer nokta ise santral yapımı bugün başlasa dahi, santral en iyi ihtimalle15 yıl sonra işletime geçebilecek ve ne yazık ki ne bizlerin ne de dünyanın bu kadar vakti yok.
Nükleerin bir diğer noksanı, güvenliği meselesi ve biz bunu haykırarak söyleyebiliyoruz, nükleer santraller güvenli değildir. Bugün yapılan araştırmalar gösteriyor ki, bir patlama olmasa bile reaktörün çevresinde -yaklaşık 15km- yaşayan insanlar(çalışanları hesaba bile katmıyorum) yüksek derecede radyasyona maruz kalacaklar. Ayrıca nükleer santrallerde yaşanan kazalarla ilgili verilen sayıların gerçek rakamlar gizlenmesine rağmen, araştırıldığı takdirde ne derece ürkütücü olduğunu da eklemek gerek. Nükleer santrallerle ilgili daha birçok problem sayabiliriz. Nükleer atık sorunu henüz dünyanın hiçbir yerinde çözülebilmiş değil. Tonlarca atığın konabileceği herhangi bir yer yok. Tüm dünya atıklarını başka ülkelere satma telaşında. Bu atıkları belli bir yerde depolandığını varsaysak bile radyoaktivitelerini yüz binlerce yıl kaybetmeyen bu atıkların, bu süre boyunca korunmasını kim garanti altına alabilecek, merak konusu doğrusu. Hiçbir nesil bu yükün altına girmek istemez. Bir diğer tehlikenin ihtimaller dâhilinde olduğunu ne yazık ki çok acı şekilde Türkiye halkı olarak da gördük yaşadık. Nükleer santraller patlar. Çernobil faciasının üzerinden 22 yıl geçmiş olmasına rağmen, Türkiye etkilerini yıllardır üzerinde hissediyor hem de gitgide artan kanser sakat mutasyon vakalarıyla bu etkiler iyice belirginleşiyor. Karadeniz'de birçok vatandaşımız her yıl kanserden ölüyor. Bir ay önce Türkiye Atom Enerjisi kurumunda meydana gelen kaza, Türkiye'de kurulacak santralin güvenliği ile ilgili kaygıların ne derece ciddi ve gerçekçi olduğunu bir kez daha gösterdi. Bir araştırma laboratuarının dahi güvenliğini sağlayamayan bu kişilerin, koskocaman bir santralin güvenliğini nasıl sağlayacaklarını açıkçası merak ediyoruz.
İşte sayabildiğim bu bazı nedenlerden dolayı geleceğimiz tehlikede. Onca yıl okuyup, çabaladığımız, kurduğumuz hayatlarımız devletlerin ve büyük adamların kar ilişkileri için bir saniyede yok olabilir. Enerji krizine ve küresel ısınmaya karşı yenilenebilir enerji çözümü dururken bu kadar pahalı ve tehlikeli bir yola girmeyi kabul etmiyoruz, edemiyoruz. Marul takımı olarak 26 Nisan Çernobil faciasının yıldönümünde tüm nükleer karşıtlarıyla geleceğimizi istemek ve sesimizi duyurabilmek için Kadıköy Meydanı’nda olacağız. Öncesindeki haftayı ise Ya Patlarsa haftası ilan edip ve Üniversite içinde nükleer ile ilgili bir sürü etkinlik düzenleyoruz ve 22 Nisan’ı Boğaziçi Üniversitesi’nde “Nükleersiz Gün” ilan ediyoruz ve o gün Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri olarak nükleer enerjiyi istemediğimiz bir kere daha dillendireceğiz.
Hazal Öztetikler
MARUL
|